aslında seziyordum bizimkilerin bir şeylerin peşinde olduğunu ama tam çıkaramamıştım. cuma günü benim sorumlu olmadığım bir iş yüzünden gol yiyip işyerinden saat 6′da çıkınca, annemlere gitmem 9′u buldu. kapıdan girer girmez oğlum boynuma sarılıp “hoş geldin doğum günü çocuğu” dedi. “oğlum, daha on gün var doğum günüme” dedim. o sırada annem benim cücenin kolunu mıncıklayınca bir numara çevirdiklerinden emin oldum.
yazık, bir sürü yemek yapmış annem hep birlikte yeriz diye, piç oldu tabii hepsi. kadıncağız birkaç kez sofra kurmak zorunda kaldı. ama sona kalan dona kalmadı, lahana sarmalarını şapır şupur götürdüm.
sonra comandante’yle konuşmaya çalıştım. ama ev o kadar dolu ki (4 kardeş, 1 gelin, 2 çocuk, anne-baba) hangi odaya gitsem birileri kapıdan içeri kafasını uzatıyor. hele annem, tam hafiye! neyse, ilk vartayı atlattıktan sonra bizimkilerle biraz hoşbeş ettik. arkasından comandante bir şey sormak için aradı. önce balkona attım kendimi, hop birisi peşimden geldi. ondan kaçıp mutfağa gittim, annem oradaymış. “yine mi telefon? ne çok sevenin var!” diye laf atıyor manalı manalı. annemlerin odasına kaçtım, sevgilimin sorduğu soruya cevap vermeye çalışıyorum. o sırada oğlum (8), yeğenim (4) önde, arkalarında babam (64), mösyö (abim-36), e. (kız kardeşlerin büyüğü-27), h. (kız kardeşlerin küçüğü-24) sıralandılar. ne oluyor demeye kalmadan, hep bir ağızdan “aşk bahçemi süsleyen inci çiçeğim misiiiiiiin, kovaladıkça kaçan ateş böceğim misiiiiin” diye şarkı söylemeye başladılar. şaşkın şaşkın bakakaldım. comandante de telefonun diğer ucundan bağırıyor: “ne oluyor ordaaaaaa?” “bilmiyorum, anlamadım, sonra ararım ben seni.”
telefonu kapatınca, kazık kadar adamlardan oluşan koro “oh be, sonunda yakaladık seni” dediler. “noooluyor yahu?” “otur şuraya”. emir büyük yerden geldi, oturdum. oğlumla yeğenim ortadan kayboldular. ellerinde bir paketle geri geldiler. “iyi ki doğdun ayşeeeeeeee, iyi ki doğdun ayşeeeeeee” vs. “yahu daha var benim doğum günüme! bu da nereden çıktı?” annemlerin ödemiş’e gideceklerini düşünmemiştim tabii. o yüzden erken kutlamaya karar vermişler.
hediye almayı da vermeyi de çok severim. ama böyle anlarda konuşmayı pek beceremem. “yahu ne gerek vardı, eşşek kadar oldum artık ben,” diye bir şeyler geveledim ama tam olarak ne dediğimi hatırlamıyorum inanın. sonra hepsini öptüm tek tek. oğlum, “anne hediyeni açsana,” dedi. paketi açtım. nokia kutusunu gördüm. canım nokia’m! güzelim benim! parasızlıktan mecburen transfer olduğum samsung’dan sonra yeniden sen ha! canım benim! “hepimiz birleşip bunu aldık” dediler. ya iyi de annem-babam emekli, kardeşlerimin biri işsiz, abimle yengemin iki yakası hiç bir araya gelmez, nasıl aldılar bunlar bunu? metalik mavi, şahane bir şey! kızdım, biraz söylendim “siz deli misiniz?” diye. h. “abla valla çok uygun fiyatı. inanmazsan faturaya bak. kusura bakma, garantiden yararlanman için mecburen kutunun içinde bıraktık faturayı,” dedi. baktım. içimden bir kez daha canım nokia’m dedim. hemen oğlumla fotoğrafımızı çekip masaüstüne yerleştirdik.
neyse, elimi ayağıma dolaştıran fırtına geçti diye düşünerek rahatladım. sonra mutfakta sigara içerken mösyö bana seslendi. üfürükten bir şey sordu. “aha,” dedim, “devamı da var.” onun saçma sorularına cevap verdim, o sırada ışıklar kapandı, hop pasta geldi. “yahu, 35 yaş bu kadar da gözüne sokulmaz ki insanın” dedim. pastamızı da yedik.
sonra düşündüm: oğlum 8 yaşında ve bazen bakıp “ne ara bu yaşa geldi bu sıpa?” diye düşünüyorum. annemler ise “bu inatçı keçi ne zaman 35 oldu?” diye düşünüyorlardır. üstelik onların bu düşüncelerine yaşlılık ve ölüm fikri de ekleniyordur mutlaka. aslında her doğum günü, “çok şükür, bu yılı da yaşadık” demek oluyor onlar için.
gecenin en güzel sözünü h. söyledi: “abla, farkında mısın, ne zamandır ilk kez ailede suratsız, başı ağrıyan biri olmadan bir gece geçirdik. bu da senin şansına.”
sonra comandante’yle konuştuk (tabii ki yine balkona çıktım). söyledikleri şarkıdan bahsettim. “seni bir türlü sabit yakalayamadıkları için onu söylemişlerdir,” dedi. “ne biliyorsun yahu? belki de inci çiçeği filan diye söylemişlerdir,” dedim. comandante haklı çıktı. zaten benden inci çiçeği olmaz. olsa olsa kaktüs ya da deve tabanı. hadi katır tırnağı da olsun. ama mimoza, manolya, küpe çiçeği filan gibi zarif çiçekler olmaz.
bir an için ait olduğumu hissettim bu aileye. kopamayacak bağlarımı gördüm. o an için affettiğimi, affedildiğimi hissettim. olduğum gibi kabul edilebilirmişim gibi geldi.
***
güzel bir haberim var aslında fakat metin bey toparlanıp aklından, kalbinden geçenleri anlatabilir hale gelmeden yazmayacağım. başkası olsa benimle dalga geçer ama metin bey umursar beni, biliyorum. yaptığımın pislik/psikolojik baskı olduğunun da farkındayım. yine de kararım karar. boğaz köprüsü’ne çıkıp da “jale gelmezse atlıycam uleeeeeyn” diyenler gibi oldu ama “metin bey gelmeden anlatmam uleeeeyyyyn”!