Gönderen: JoA | 21/11/2009

ham çizgiye kalem geçtim

bu akşam comandante’yle birlikte brenna maccrimmon’ı dinlemeye gittik. onu daha sonra yazacağım. gönlüm çok yorgun bu gece. şimdilik bunu dinleyelim:

ve bunu düşünelim:

KAMRAN OLSAM
Words & Music: Savaş Çağman
Recorded in Brooklyn, NY, November 2007

Phaedon Sinis, tarhu
Adam Good, oud, tambur
Beth Bahia Cohen, bendir
Brenna MacCrimmon, vocals

Avcı oldum maral kaçtı
İbrik oldum susuz kaldım
Ham çizgiye kalem geçtim
Elif * oldu eksik kaldım
Kamran olsam bulsam aşkı
Paydan oldum eksik kaldım
Yedi mushaf hududa denk
Yedi hatla eder mi cenk
Tene değdi hazır oldum
Maran kırdı eksik kaldım
Kamran olsam bulsam aşkı
Paydan oldum eksik kaldım
Kelâm oldum ahir yerde
Çerağ oldum puthanede
Ali Â’la ırak yerde
Mah ışıldar eksik kaldım
Kamran olsam bulsam aşkı
Paydan oldum eksik kaldım

I became a hunter, but the deer eluded me
I became pitcher, but there was no water to fill me
I traced a scratch with a pen
It became an ‘elif’ but I was left incomplete
Should I ever be successful, should I ever find true love…
I have become a part of the whole yet I remain incomplete
The Book of Seven contains all
But should one do battle over seven lines?
It touched flesh and body and I was ready
The snake broke it, leaving me incomplete
Should I ever be successful, should I ever find true love…
I have become a part of the whole yet I remain incomplete
I have become a word at the end of the world
I have become a glimmer in a house of false idols
Ali A’la is far from us
Luminous he shines, still I remain incomplete
Should I ever be successful, should I ever find true love…
I have become a part of the whole yet I remain incomplete

( * ) Elif: is the beginning, the first letter of the arabic alphabet.

Gönderen: JoA | 18/11/2009

All kings, and all their favourites,
All glory of honours, beauties, wits,
The sun it self, which makes time, as they pass,
Is elder by a year now than it was
When thou and I first one another saw.
All other things to their destruction draw,
Only our love hath no decay ;
This no to-morrow hath, nor yesterday ;
Running it never runs from us away,
But truly keeps his first, last, everlasting day.

Two graves must hide thine and my corpse ;
If one might, death were no divorce.
Alas ! as well as other princes, we
—Who prince enough in one another be—
Must leave at last in death these eyes and ears,
Oft fed with true oaths, and with sweet salt tears ;
But souls where nothing dwells but love
—All other thoughts being inmates—then shall prove
This or a love increasèd there above,
When bodies to their graves, souls from their graves remove.

And then we shall be throughly blest ;
But now no more than all the rest.
Here upon earth we’re kings, and none but we
Can be such kings, nor of such subjects be.
Who is so safe as we? where none can do
Treason to us, except one of us two.
True and false fears let us refrain,
Let us love nobly, and live, and add again
Years and years unto years, till we attain
To write threescore ; this is the second of our reign.

Gönderen: JoA | 18/11/2009

güzel haberim bu:

gözümüzün nuru metin bey, şu yazıya -çok şükür ki- şu yazıyla yanıt vermiş. madem ses verdi, o zaman ben de sözümü tutup güzel haberi açıklayayım. muh(a)biriniz JoA artık ayazağa sokaklarından bildirmeyecek ve sabahları 5.45 yerine 7.00′da uyanmaya başlayacak. fazladan 1 saat 15 dakika uyku, yaşasın!

efenim, bir süredir kurtlanmakta olan bendeniz nihayet nazik popomu kaldırıp yeni bir işe geçmeye karar vermiş bulunuyorum. hatta karar vermek ne demek, 1 aralık’ta başlıyorum. en büyük umudum, büyük ölçüde kendimle başbaşa kalıp sakin sakin işimi yapabilecek olmak. sanırım umduklarıma kavuşacağım.

darısı bütün iş arayanların başına der, 5.45′li son günlerimi saydığımı belirtirim:)

not 1: işle ilgili bütün sıkıntılarımı kustuğum, bıkmadan usanmadan beni dinleyen, yeri geldi mi bana çıkışan, yeri geldi mi omzunu uzatıp başağrılarımı dindiren sevgilim comandante’ye de geçmiş olsun diyorum tabii. sabırtaşı olsa çatlardı, o dayandı.

not 2: yeni iş haberini alan oğlumun ilk tepkisi yüreğimi sızlattı: “yani artık birlikte kahvaltı edebilecek miyiz? oleeeey!”

 

Gönderen: JoA | 18/11/2009

bring me to life

ayazağa mezarlığı ilginç bir yer. genel anlamda mezarlıklar ilginçtir zaten de burası çok karışık. o kadar çok göç almış ki ayazağa, mezartaşlarında orada yatan kişinin nereli olduğu yazılıyor. rizeli de var, erzurumlu da, çorlulu da, sivaslı da… isimlerden önce çoğunlukla yer geliyor. bugüne kadar en çok dikkatimi çeken “lâl ecehan”ın mezarı olmuştu. 3 yaşında ölmüş. annesinin yanında yatıyor. ölüm tarihleri aynı. trafik kazası, soba zehirlenmesi, yangın gibi bir nedenle ölmüş olsalar gerek. bazı günler şöyle düşünüyorum: ne mutlu o anneye ki yavrusunun ölümünü yaşamamamış. ve ne mutlu o çocuğa ki kirlenmeye fırsat kalmadan, üstelik de annesinden ayrılmadan bu dünyadan ayrılıp gitmiş. “gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan” ile “kâm almadım kahpe felekten” arasında gidip gelmeden… birine dalıp gidince diğerine karşı eksiklenmeden… “denge” derdine düşmeden…

dün bir başka mezara takıldım. ismi göremedim. ama üzerinde çok güzel bir gül fidanı boy vermiş. hatta fidan dememeli aslında, basbayağı gül ağacı olmuş. beyaz güller açmış. en az 7-8 tane. bakınca mezar gibi gelmiyor insana. seveni varmış demek ki rahmetlinin. “ne fark eder ki?” demeyin. bazen o gül bile umut olur insana. ölüler bazen hayat verir.

Gönderen: JoA | 18/11/2009

omuz

aldığım son kararlar karşısında, “sen çok cesur bir kadınsın,” diyor bana. cesaretim sıkılmaktan kaynaklanıyor oysa. hiçbir haksız/sevimsiz kaprise, çevrilen hiçbir dolaba, hiçbir dedikoduya, hiçbir adaletsizliğe uzun süre dayanamıyorum. dayanamıyorum da ne oluyor? hiç. kahramanlık yapmıyorum. kimseyi örgütlemiyorum. kimseyi direnmeye davet etmiyorum. insanlarla uğraşmaktan yorulduğumdan beri, kendimi çekmeyi tercih ediyorum. bu yüzden cesur kararlar alabiliyorum. insanlar bunu ukalalık olarak algılıyor. öyle olsun, hiç dert değil. aslında kolaya kaçmak bu belki de. kalıp aynı şeylerin içinde mücadele etmeye halim yok. gidip yeni şeylerle mücadele etmek daha keyifli geliyor bana. tüketim toplumunun bir ferdiyim. tam gaz çalışan bir elektrik süpürgesi gibiyim. insanları, öyküleri, olayları yutuyorum müthiş bir iştahla. dolup taşınca kendimi yeniliyor, başka yerlere gidiyorum.

senden neden gitmiyorum? sen benden neden gitmedin henüz? böyle olacağını tahmin etmemiştik. belki de birlikteyken de kendi kendimizle mücadele etmeye (hiç bitmeyen tek mücadelemize) devam edebildiğimiz, yorulunca birbirimizde dinlendiğimiz içindir. bu omuzlar, içindekilerle birlikte bu kafayı taşımayacaksa ve sen yorulduğunda başının altına yastık olmayacaksa ne işe yarar ki?

aslında seziyordum bizimkilerin bir şeylerin peşinde olduğunu ama tam çıkaramamıştım. cuma günü benim sorumlu olmadığım bir iş yüzünden gol yiyip işyerinden saat 6′da çıkınca, annemlere gitmem 9′u buldu. kapıdan girer girmez oğlum boynuma sarılıp “hoş geldin doğum günü çocuğu” dedi. “oğlum, daha on gün var doğum günüme” dedim. o sırada annem benim cücenin kolunu mıncıklayınca bir numara çevirdiklerinden emin oldum.

yazık, bir sürü yemek yapmış annem hep birlikte yeriz diye, piç oldu tabii hepsi. kadıncağız birkaç kez sofra kurmak zorunda kaldı. ama sona kalan dona kalmadı, lahana sarmalarını şapır şupur götürdüm.

sonra comandante’yle konuşmaya çalıştım. ama ev o kadar dolu ki (4 kardeş, 1 gelin, 2 çocuk, anne-baba) hangi odaya gitsem birileri kapıdan içeri kafasını uzatıyor. hele annem, tam hafiye! neyse, ilk vartayı atlattıktan sonra bizimkilerle biraz hoşbeş ettik. arkasından comandante bir şey sormak için aradı. önce balkona attım kendimi, hop birisi peşimden geldi. ondan kaçıp mutfağa gittim, annem oradaymış. “yine mi telefon? ne çok sevenin var!” diye laf atıyor manalı manalı. annemlerin odasına kaçtım, sevgilimin sorduğu soruya cevap vermeye çalışıyorum. o sırada oğlum (8), yeğenim (4) önde, arkalarında babam (64), mösyö (abim-36), e. (kız kardeşlerin büyüğü-27), h. (kız kardeşlerin küçüğü-24) sıralandılar. ne oluyor demeye kalmadan, hep bir ağızdan “aşk bahçemi süsleyen inci çiçeğim misiiiiiiin, kovaladıkça kaçan ateş böceğim misiiiiin” diye şarkı söylemeye başladılar. şaşkın şaşkın bakakaldım. comandante de telefonun diğer ucundan bağırıyor: “ne oluyor ordaaaaaa?” “bilmiyorum, anlamadım, sonra ararım ben seni.”

telefonu kapatınca, kazık kadar adamlardan oluşan koro “oh be, sonunda yakaladık seni” dediler. “noooluyor yahu?” “otur şuraya”. emir büyük yerden geldi, oturdum. oğlumla yeğenim ortadan kayboldular. ellerinde bir paketle geri geldiler. “iyi ki doğdun ayşeeeeeeee, iyi ki doğdun ayşeeeeeee” vs. “yahu daha var benim doğum günüme! bu da nereden çıktı?” annemlerin ödemiş’e gideceklerini düşünmemiştim tabii. o yüzden erken kutlamaya karar vermişler.

hediye almayı da vermeyi de çok severim. ama böyle anlarda konuşmayı pek beceremem. “yahu ne gerek vardı, eşşek kadar oldum artık ben,” diye bir şeyler geveledim ama tam olarak ne dediğimi hatırlamıyorum inanın. sonra hepsini öptüm tek tek. oğlum, “anne hediyeni açsana,” dedi. paketi açtım. nokia kutusunu gördüm. canım nokia’m! güzelim benim! parasızlıktan mecburen transfer olduğum samsung’dan sonra yeniden sen ha! canım benim! “hepimiz birleşip bunu aldık” dediler. ya iyi de annem-babam emekli, kardeşlerimin biri işsiz, abimle yengemin iki yakası hiç bir araya gelmez, nasıl aldılar bunlar bunu? metalik mavi, şahane bir şey! kızdım, biraz söylendim “siz deli misiniz?” diye. h. “abla valla çok uygun fiyatı. inanmazsan faturaya bak. kusura bakma, garantiden yararlanman için mecburen kutunun içinde bıraktık faturayı,” dedi. baktım. içimden bir kez daha canım nokia’m dedim. hemen oğlumla fotoğrafımızı çekip masaüstüne yerleştirdik.

neyse, elimi ayağıma dolaştıran fırtına geçti diye düşünerek rahatladım. sonra mutfakta sigara içerken mösyö bana seslendi. üfürükten bir şey sordu. “aha,” dedim, “devamı da var.” onun saçma sorularına cevap verdim, o sırada ışıklar kapandı, hop pasta geldi. “yahu, 35 yaş bu kadar da gözüne sokulmaz ki insanın” dedim. pastamızı da yedik.

sonra düşündüm: oğlum 8 yaşında ve bazen bakıp “ne ara bu yaşa geldi bu sıpa?” diye düşünüyorum. annemler ise “bu inatçı keçi ne zaman 35 oldu?” diye düşünüyorlardır. üstelik onların bu düşüncelerine yaşlılık ve ölüm fikri de ekleniyordur mutlaka. aslında her doğum günü, “çok şükür, bu yılı da yaşadık” demek oluyor onlar için.

gecenin en güzel sözünü h. söyledi: “abla, farkında mısın, ne zamandır ilk kez ailede suratsız, başı ağrıyan biri olmadan bir gece geçirdik. bu da senin şansına.”

sonra comandante’yle konuştuk (tabii ki yine balkona çıktım). söyledikleri şarkıdan bahsettim. “seni bir türlü sabit yakalayamadıkları için onu söylemişlerdir,” dedi. “ne biliyorsun yahu? belki de inci çiçeği filan diye söylemişlerdir,” dedim. comandante haklı çıktı. zaten benden inci çiçeği olmaz. olsa olsa kaktüs ya da deve tabanı. hadi katır tırnağı da olsun. ama mimoza, manolya, küpe çiçeği filan gibi zarif çiçekler olmaz. :)

bir an için ait olduğumu hissettim bu aileye. kopamayacak bağlarımı gördüm. o an için affettiğimi, affedildiğimi hissettim. olduğum gibi kabul edilebilirmişim gibi geldi.

***

güzel bir haberim var aslında fakat metin bey toparlanıp aklından, kalbinden geçenleri anlatabilir hale gelmeden yazmayacağım. başkası olsa benimle dalga geçer ama metin bey umursar beni, biliyorum. yaptığımın pislik/psikolojik baskı olduğunun da farkındayım. yine de kararım karar. boğaz köprüsü’ne çıkıp da “jale gelmezse atlıycam uleeeeeyn” diyenler gibi oldu ama “metin bey gelmeden anlatmam uleeeeyyyyn”! :)

 

 

 

Gönderen: JoA | 15/11/2009

aslanlarım benim

küçük aslan:

oğulcuğum hasta. annemde kalıyor şu anda. salı günü kavuşacağız inşallah. bu sabah telefonda konuştuk ve yine yedim golü:

B: anne…

J: efendim canım?

B: özlemimin geçmesi için yüzünü görmem gerek sanıyordum ama sesini duyunca da geçiyormuş.

ulen sıpa, tabii ki günün birinde beni satacaktın ama bu kadar çabuk mu olacaktı yahu:)

 

büyük aslan:

comandante’yle güzel bir cumartesi geçirdik. bugün ise ailesini ziyarete gitti. oradayken telefon etti.

C: aşkım, ben seni özledim.

J: ben de seni özledim hayatım.

C: o zaman neden beraber değiliz şimdi?

J: çünkü senin şimdi orada olman gerekiyor.

C: senin nerede olman gerekiyor peki?

J: senin yanında olmam gerekiyor ama o zaman da senin orada olmaman gerekiyor. ya da benim şu durumda burada olmam gerekiyor.

C: e ne olacak o zaman?

J: bir şey olmayacak aşkım. yarın olmam gereken yerde olacağım.

C: ya olmazsan?

J: o zaman beni ektin demektir.

C: evet yani, bu kadar emin konuşmayalım.

J: doğru.

C: neyse, film başladı şimdi.

J: ben antrakt sevgilisiyim galiba?

C: pardon?

J: antrakt diyorum, antrakt!

C: yok aşkım ya, öyle denk geldi.

J: hı hııı. hadi bay baaaaaaaay.

Gönderen: JoA | 11/11/2009

cul-de-sac

burası orası değil. on ikiden değil. karavana da sayılmaz aslında ama burası orası değil işte. mükemmeli istemekten değil. asgariye bile razı olmaktan. asgari müştereklerde birleşmek safsatasının sahte uzlaştırıcılığına inat, asgari bile değil. yani, burası orası değil. hiç olmayacak.

hesabı tutulamayan bir zaman geçerken, burasının orası olmadığını bilirken, bilmenin hiçbir çözüm getirmediğini görünce bir kez daha konuşuyor insan kendi kendine: burası orası değil. ama ne yapalım işte. orası da burası olmaz zaten.

safa ile merve arasında yalınayak koşar gibi. durmadan koşar gibi. bir araya gelmeyecek orası ile burasını aksak adımlarla birleştirme çabası.

Gönderen: JoA | 11/11/2009

jhk

biraz böyle…

Gönderen: JoA | 09/11/2009

 

Eski Gönderiler »

Kategoriler