Gönderen: JoA | 09/02/2010

bunu beğendim


Gönderen: JoA | 09/02/2010

“bu matematik bizi kandırıyor hocam”

bu sabah minibüsün en arka koltuğunda 3 öğrenci oturuyordu. sanırım lise 1′e gidiyorlar. biri açık kumral, hafif çekik gözlü, saçlarını dikmiş, jölelemiş, haytanın teki belli ki. sürekli cep telefonundan birilerine mesaj gönderiyor. ortadaki benim oğlanın büyümüşü gibi. saman sarısı saçlar, mavi-yeşil gözler, daha bir efendi görünüyor, bol bol gülümsüyor. elinde ders notları var. diğer yandakiyse besbelli “çalışıyorum çalışıyorum olmuyor” diyenlerden, topaç gibi, esmer bir çocuk. ortadaki sürekli formüller soruyor. esmer olan hep yanlış cevaplıyor ya da “dur ya, çalıştım ben burayı, biliyorum aslında” diyor. diğer yandaki hayta arada bir lafa giriyor ama pek de umurunda değil fizik. ben de nefret ederdim fizik dersinden. hiç de beceremezdim zaten. hayatı boyunca takdirname almış bir inek olarak fiziğim zar zor 5 gelmişti (notlar 10 üstündendi efenim bizim zamanımızda), kahrımdan ölecektim neredeyse.

bir yandan onları izleyip bir yandan da “okulun 2. günü bu ne yazılısı sözlüsü, yazık bu yavrulara” diye düşünürken, ortadaki efendi suratlı çocuk “i.ne” deyiverdi sakin sakin. gülümsedim. çok değil, birkaç yıl sonra benimki de böyle konuşmaya başlayacak. esmer olan hiç tepki vermedi. sonra “of ya, biliyorum aslında” deyince hepten şaşırdım. efendi çocuk V eşittir bilmem ne deyince fark ettim ki ivme demiş garibim. fesatlığıma güldüm bu sefer de.

o anda aklıma sbs denen nane geldi. 4. sınıfta başlamıyor muydu bu hikâye? bizim için seneye yani! böyle iyiydik biz ya. kendi halinde çalışıyor işte çocuğum. yettiği kadar. ömrünü tüketmeden. peki bu çocuğun lisesi ne olacak? yabancı dil? hadi ingilizceye ben el atarım da, artık sadece o da yetmiyor ki. düşünceleri kovdum kafamdan güya ama zehir girdi bir kere. sanırım en son dersaneye göndermek istemediğimi düşünüyordum.

akşam eve geldim. kapıyı açar açmaz bana sordu: “anne, sen doğru, ışın, doğru parçası ne demek biliyor musun?” sonra hepsini tek tek anlattı. “siz bunlara ne zaman geçtiniz yahu?” dedim. “geometriiiiii,” dedi. yemekten sonra turta yaparken, üstüne hamurlardan ev çizdik. paralel ve dik çizgileri gösterdi bana. çok korkuyorum.

Gönderen: JoA | 09/02/2010

comandante’ye mektuplar – 18

comandante,

inancımı tazeliyorsun sen. ve inançsızlığımı. ikisinin arasında gidip gelen ama aslında ikisinin de birbirini beslediğini görerek acı çeken ucube ruhumu titretiyorsun. bilgiye olan inancım ve hayranlığımla, insana olan inançsızlığım sende vücut buluyor. bu inançsızlığımı ilk fark ettiğim zaman anlattıklarımı anımsıyor musun? beyoğlu’ndaydık hani?  derdimi bir türlü anlatamamış, en sonunda “tokat yediğim zaman diğerini uzatmak üzere yetiştirilmiş olan ben, şimdi bütün bildiklerimin tersyüz oluşunu görüyorum. çok şaşkınım,” demiştim. sen uzun uzun dinlemiştin beni. oysa ben uzun uzun susmaların insanıydım.

sevgilim comandante,

dişi bir quasimodo’yum ben. kulaklarım kendi çanlarımın gürültüsünden sağır, kamburum bir ur gibi büyüyor sırtımda.

Gönderen: JoA | 08/02/2010

evdeki hesap

ne zamandır comandante’ye mektup göndermemiştim buradan. sabah kafamda yazdım mektubu. minibüste. ofise gidince, dünya tatlısı yayıncımın hediye ettiği küçük defterime not aldım, akşam bloga yazarım diye.

bir de buraya, pilimin bittiğini, işleri yetiştiremediğimi yayıncıma açık ve net olarak yazmanın verdiği rahatlığın beni nasıl mutfağa attığını yazacaktım. uzun zaman sonra yaptığım elmalı turtanın, çorbanın, pilavın, 2. denemede hiç de fena tutturmadığım mısır ekmeğinin tadını anlatacaktım. birileri için yemek yapmanın bende hiç işe yaramadığını söyleyecektim. kim olursa olsun. ister oğlum, ister sevgilim, ister kardeşim. keyifle girmediğim zaman mutfağa, ne kadar özenirsem özeneyim olmuyor. sadece kendim için, kendimi iyi hissetmek için yemek yaptığımda sonuç da iyi oluyor galiba.

“pilim bitti” dediğim zaman gelen yanıtı da yazacaktım hatta. “bütün zorlukların 100 metre koşucusuna selam ve sevgi” diye biten yanıtı. ve bu adamın bitmek bilmeyen iyi niyeti karşısında benim verdiğim kötümser yanıtı: “hızlı koşan çabuk yoruluyor galiba”. karakter analizi yapmak için bire bir mektuplardı bunlar.

hepsi çöp oldu. neden? bugün ofise üniversiteden bir arkadaşım geldi. mezuniyetten sonra da bir süre birlikte çalışmıştık. sonra o birkaç yıl abd’de yaşadı. dönünce birkaç kez görüştük ama son zamanlarda telefonda konuşuyorduk hep. son gördüğümde zor yürüyordu. yine de kendi başına hareket ediyordu. biz sadece tempomuzu biraz düşürüyorduk, hepsi o. bugünse, kapıdan içeri girdiğinde elinde baston vardı. sağ elinde baston, sol kolunda biri olmalıydı hareket edebilmesi için. gülümseyerek karşıladım, kapıda teslim aldım emaneti. sol yanına geçtim, koluma girdi, ağırlığını vermemeye çalıştı. en son yıllar önce babaannemi böyle yürütmüştüm. unutmuşum o pür dikkat halleri, tedirginliği. 4-5 metrelik mesafeyi yürümemiz dakikalar sürdü. sol bacağını en iyi ihtimalle sürükleyebiliyor. sağ bacağı daha iyi. hastalığından söz etmekten çekinmiyor. ben de sormaktan çekinmiyorum zaten. hep konuşmuştuk bunu. ms. sonunda ölecek, hepimiz biliyoruz. ölümden konuşmaktan da çekinmiyoruz. arada durup sol bacağını eliyle düzeltiyor. ama elleri de titriyor. yemek yiyoruz, zorlanıyor. bebek gibi, başını neredeyse tabağın içine kadar eğiyor. yine de gülüyor, espriler yapıyor. yaşam sevinci değil bu. sadece “bunlar iyi günlerim, bari olabildiğince iyi geçireyim,” duygusu. hayattan bir umudu, beklentisi filan yok yani. saçma sapan bir konuda konuşup geyik yapıyoruz. “yatacak yerimiz yok kızım” diye dalga geçiyorum. “neden olmasın?” diyor. “bu dünyadan bu kadar insan gelmiş geçmiş, hepsine bir yer bulunmuş. bize de herhalde birazcık toprak bulunur. hiç olmadı, anneannemle dedemin yanına koyarlar beni.” onu kastetmediğimi biliyor elbette. ama ölümden bahsetmek âdeta hoşuna gidiyor. restini görüyorum. “bulunur umarım. bak, ceren’in mezarı bile yok. bizim en azından bir taşımız olur herhalde.” o kadar doğal bir konu ki ölüm bu ilişkinin içinde, tedirgin olmuyoruz. beni üzen ölüm ve onun ölecek olması değil, bu hali. benden bir yaş küçük. üniversitedeyken çok hoş bir kızdı. saçlarına fön çektirir, harika makyaj yapıp gelirdi. zehir gibi bir aklı vardı. dönüp de bakmamak imkansızdı. hikâyeleri hiç bitmezdi. ailesinden, çocukluk arkadaşlarından, lisede hocası olan yunan asıllı amerikalıdan bahsederdi. körkütük âşıktı o adama. abd’ye onun peşinden gitti. orada evlendiler. sonra adam sıkıldı. boşandılar. bugün hâlâ onu seviyor. “bir ömrü heder ettin” diyorum, gülüyoruz. “ettim, iyi de ettim. annemlerin bulduğu adamlarla mı evlenseydim yani?” diyor. annesi hastalığının bu kadar belirgin olmadığı zamanlarda, ms olduğun kimseye söylemeden apar topar evlendirmeye çalışıyordu. ne vicdan ama! gerçi belki de kendisi öldükten sonra kızı ortada kalmasın diye yapıyordu, bilmem. artık vazgeçmiş tabii. bir araba, bir şoför. elindeki bu şimdi. bir de anılar. bitmeyen aşkı. hepsi o.

şimdi vitrinde duran mavi kadehlere bakıyorum. ben evlendikten sonraki ilk ziyaretinde getirmişti. evlilik tuzla buz oldu. beraberinde bir sürü şey daha. o kadehler evden eve taşındı. daha hediye ettiği gün biliyorduk günün birinde onu gülümseyerek anarken kullanacağımızı o kadehleri. hâlâ da biliyoruz. sürekli bir emanet duygusu.

bugün çok yordu beni. hayat ölümden daha yorucu oluyor çünkü çoğu zaman.

Gönderen: JoA | 06/02/2010

ah 80′ler

öfke ve panik hallerime bakıp histerik olduğuma karar veren comandante hatırlattı bu şarkıyı:)

ama ben bunu daha çok severdim:

Gönderen: JoA | 05/02/2010

bu gata daşlı gata

gata olayını biliyorsunuzdur. alışkın olmadığımız bir durum değil. okuyunca şaşırmadım. haber değeri var mıydı? eh, haksızlık etmeyelim, vardı.

bugün açıklamayı okudum:

Orgeneral Başbuğ, özetle şunları söyledi:

“Tabii bu olayda Sayın Başbakan’ın eşi var. Çok sevdiğimiz saydığımız bir sanatkar Nejat Uygur var. Ki o da bir asker çocuğuymuş. Bir de tabii ki Sayın Nejat Uygur’un eşi var.

Açıkça söyleyeyim, bu özel bir durum. Altını çizmemiz lazım. Bu nedenle de, bu özel durumlarda olaylara insani boyuttan bakmak doğru olur diye düşünüyorum. Dolayısıyla bu olay, tabii bu kapsamda özel de olduğu için gerçekten insani boyut içeriyor.

Savunmak mümkün değil. Bu çok özel bir olay genellenecek bir olay değil. Kimseyi de suçlamak istemiyorum. Bazen olaylara karar verirken o andaki şekli de bilmek lazım. Olayda Sayın Başbakan’ın eşi de üzülmüştür. Belki de en çok üzülen Uygur’un eşidir.

Keşke olmasaydı. Keşke bu olay yaşanmasaydı. İnsani boyuttan bakarsak bu olayı bugün savunmamız mümkün değil.

yani başbakanın karısı, nejat uygur’un eşi filan olunca insani boyut içeriyor. çocuğu mayına basmış annenin durumu insani boyutta değil. ben böyle anlıyorum bu açıklamayı. yani 1. durum insani ve özel, 2. durum vatan sağolsun. işte bu yüzden bizden adam olmuyor.

Gönderen: JoA | 05/02/2010

my name

bugün işten geç çıktım. kaç gündür gece gündüz çalışmaktan süngere dönen beynimi de minibüsün buz gibi camına dayayıp kendine getirmek istedim. o anda fark ettim ki minibüsten inmek istemiyorum. öylece, hiç konuşmadan, kulaklığımı hiç çıkarmadan saatlerce gidebilirdim.  neresi olduğu hiç önemli değil.

geçenlerde dinlediğim şarkıyı anımsadım. metin bey sayesinde tanıdım lhasa de sela’yı. hani şu geçenlerde ölen güzel sesli güzel kız. onun bir şarkısı. my name. monolog gibi görünse de çok güzel bir diyalog. eminim soruların cevapları vardır da biz duymuyoruzdur.

şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz.

Why don’t you ask me / How long I’ve been waiting /Set down on the road /With the gunshots exploding I’m waiting for you / In the gloom and the blazing / I’m waiting for you
I sing like a slave I know / I should know better /I’ve learned all my lessons /Right down to the letter
And still I go on like this / Year after year / Waiting for miracles / And shaking with fear
Why don’t you answer/Why don’t you come save me/Show me how to use /All these things /That you gave me
Turn me inside out / So my bones can save me /Turn me inside out
You’ve come this close / You can come even closer /The gunshots get louder /And the world spins faster
And things just get further /And further apart / The head from the hands /And the hands from the heart
One thing that’s true / Is the way that I love him / The earth down below /And the sky up above him
And still I go on like this / Day after day /Still I go on like this
Now I’ve said this / I already feel stronger / I can’t keep waiting for you /Any longer
I need you now / Not someday /When I’m ready /Come down on the road /Come down on the road
My name, my name / Nothing is the same /I won’t go back /The way I came

***

ne kadar içten, ne kadar güzel, ne kadar yanlış ve yanlışlığının ne kadar farkında. yıllar boyunca hep bir adım atılmasını bekledik. hep bizden bir şeyler alındı, çalındı, götürüldü. böyle dedik. bir şeyler de kazandık tabii eğer gözlerimizi dört açtıysak. ve o kadar açık gözlerle mucize beklemenin anlamsızlığını fark edemedik. yani ne kadar iyi gördüysek, mucize olasılığı o kadar azaldı. şaşırmaz olduk çünkü. üstelik mucizeler “bilinçle” olan şeyler değil. düşünerek, çalışarak elde ettiğimiz şeyler değil mucizeler. eğer şanslıysak, parmağımızı şaklatır gibi gelirler. gözlerimiz kapalıyken. en kendi halimizdeyken yani. gözlerimizi açtığımızda, pufff!

bize verilenleri kullanmayı öğrenmek bizim işimizdi. unuttuk. en cesurlarımız içgüdüleriyle yaşayanlar oldu. iki arada bir derede kalmışlarımız çoğu zaman deneme-yanılmayla öğrendi. diğerleri gördüğünü yaptı. ama hep bekledik. işareti. mucizeyi. gözlerimiz fal taşı gibiydi… isimlerimizi ezberledik. isimler ezberledik. ve yerler. ve olaylar. ve bakışlar. ve lezzetler. ve sesler. ezberledikçe hepsini dosyaladık. benzerliklerine odaklandık rahat dosyalayabilmek için. en büyük lezzetler farklılıklardaydı. bunu fark edince hayat zorlaştı. dosyalar karıştı. mucize orada da değildi.

ve sevdik. kabullenerek, alışkanlıkla, ihtiyaçtan sevdik. her sevgiyi bir öncekinden üstün tuttuk. her sevgide biraz şekil değiştirdik. iyi ya da kötü. karşımızdakini sevdik. oysa güzel olan “onun ayağının altındaki toprağı, başının üstündeki göğü” sevmekti onunla birlikte. onunla birlikte kendini sevmekti. getirdikleri kadar getirmediklerini de sevmekti. getirmemeyi göze aldığı için sevmekti. ya da getirmekten sakındığı için sevmekti. şanslıysak, sevdik. daha da şanslıysak, sevildik.

ve hep hazırdık. ve hiç hazır değildik. zor olan hazır olmaktı, kolaya kaçtık çoğu kez. en basit şeyleri en zor tarafından anlattık. anlattıkça açıldık, açıldıkça daha beter karıştık. hep hazırdık. oysa ağaç, kaya, toprak, deniz bize gelmez. biz gideriz onlara. yürümeyi unuttuk.

***

adım aynı. 35 yıldır aynı. ama şarkı en sonunda doğruyu söylüyor. artık hiçbir şey aynı değil. ve ben de geldiğim yere dönecek değilim. çünkü o yol çok uzun, çok kesintili, gereksiz yere çok yokuşlu. ve üstelik de o yol denendi.

Gönderen: JoA | 02/02/2010

i’m a legal alien

geçenlerde bindiğim minibüsün tabelasında “yeni sahara” yazıyordu. çok havalı. ama başına “new” eklemeyi unutmuşlar. düşünsenize ne hoş: bir yanda new sahara, bir yanda sahrayı cedid. gebze-harem minibüslerinin tabelalarının da gebZ-harlem olarak değiştirilmesi için dilekçe vereceğim. şoförler ise aynen şimdiki gibi karadenizli ve güneydoğulu olarak kalsın. sabahkiler güneydoğulu, akşamkiler karadenizli. hepsi ayrı keyif.

***

bir türk dünyaya bedelse ve bin can fedaysa bir tek dostuna, dünyanın sonu türklerin ellerinde olmuyor mu? nükleer bombalara filan ne hacet? tek gereken bir dost. yalnız şu “türke türkten başka dost yok” meselesi işleri bozuyor biraz. aaa unuttum yahu, berlusconi var ya! tamamdır millet, bin tane dünyayı yok edecek kadar cephane var.

***

sting’in eskiden saçı varmış. hem de fönlüymüş. gayet ingiliz görünüyor gerçekten de. gerçi reina’da dansöze para tıkıştırırken de gayet törkiş görünüyordu. dünya vatandaşı ne de olsa. seviyoruz kendisini.

Gönderen: JoA | 01/02/2010

13 santim

bugün öğleden sonra yazmayı düşünüp de zaman bulamadığım yazı:

“bıktım bu dünyadan.”

“herkes terk etti beni. karım, çocuklarım…”

“kimsenin yüzüne bakamaz oldum.”

“beni ancak ölüm kurtarır.”

“ailem beni affetsin.”

“ölümümden kimse sorumlu değildir.”

sayısız intihar mektubu yazılmıştır bugüne dek. bir kısmı da haberlere düşer. eskiden sadece 3. sayfada olurdu, artık her zaman, her yerde. beni en çok etkileyen intihar mesajı sonuncusudur. müthiş bir yalnızlık gibi gelir bana o mesaj. ama beraberinde bir sorumluluk duygusu da vardır. ve hep merak ederim, bu insanlar intihar ettikten sonra da mesaj gönderebilecek olsalardı neler yazarlardı? “orada da yalnızdım, burada da yalnızım” mı?

“beni en çok etkileyen intihar mesajı sonuncusuydu” demeliydim aslında. çünkü sıralama bugün değişti.

“daha önce intihar etmediğime pişmanım.”

30 yaşında bir kadın. mangalı yakıp karbonmonoksitle intihar etmiş. izmir’de. psikolojik ve ortopedik tedavi gördüğü yazılı. bir de olayın bugün değil, bir süre önce gerçekleştiği. kadının adı da dalga geçer gibi: neşe.

intihar konusundaki düşüncemi daha önce şurada yazmıştım. ama bu sadece benim hissiyatım elbette. benden 5 yaş küçük bir kadın intihar eden. resmine baktım. eski öğrencilerimden birine benziyor. “psikolojik tedavi” sözü, intiharı insanın gözünde “masumlaştırmak” için mi yazılmış acaba? insan haberlere de güvenemiyor ki.

bütün gün aklım bu kadına takıldı. böyle bir notu yazmak için neler yaşamış olmak gerekir acaba? ne fark eder ki? hayatın kaldırma kuvveti sabit de, insanın hayatı kaldırma kuvveti herkese göre değişiyor. yine de içten içe, “değecek bir şeyler yaşamış olsa bari” dedim. çok mu anlamsız? kusura bakmayın, ben o kadar olgun bir insan değilim. geçen 10 günün neredeyse tamamında, her sabah “bugün de mi uyandım? yine mi ölmedim?” diye soran biriyim ben. ve kendi anlamsızlığımı başkalarının anlamsızlığıyla kıyaslayacak kadar da çiğim hâlâ.

bugün akşam eve geldiğimde yazıya yapmam gerektiğini anladığım eklemeler

habere eklemeler yapılmış. eğer doğruysa, kadının intihar nedeni boy kompleksini aşamamasıymış. kimine göre boyu 1,50, kimine göre de 1,55′miş. bu yüzden ortopedik tedavi görüyormuş. ama kompleksinden kurtulamadığı için ruhsal dengesi bozulmuş ve intihar etmiş. iddia bu.

1,5o’yse boyu, aramızda sadece 13 santim var demektir. bu dünyada çeşitli konularda bir boy takıntısı var, biliyorum. ama “13 santim için değer mi be kızım?” diyorum sitemle. sanki ben intihar etmişim gibi kızgınım, kırgınım. “ne topuklar var bu dünyada, haberin yok mu senin?”

sonra haberi okumaya devam ediyorum. kadının muhtemelen 1 ay önce intihar ettiğini söylemiş uzmanlar. ve polis, bursa’daki ailesine haber etmiş. karayolları genel müdürlüğü’ne göre izmir-bursa arası 322 kilometre. arabayla herhalde 3-3,5 saat filan sürer. telefonlar her yerden çekiyor artık. ve herkesin telefonu var. kadın 1 ay önce intihar etmiş. ailesine polis haber veriyor. kadın, 1 ay, intihar, aile, polis…

olayların içyüzünü bilemeyiz tabii ama, kısa olan bu kadının boyu değil, birinin ya da birilerinin insanlığı olsa gerek.

gökhan işiyle olan ilişkisini yazmış bugün. okuyup bir süre ekrana bakakaldım. konuşmak kolaydır ya, icraata gelince işler değişir. belki hepimizin içinden geçiyordur işten ayrılmak, hayatı değiştirmek vs. ben kim bilir kaç kere arkama bile bakmadan gitmekten söz etmişimdir de hâlâ mâbâdımın üstünde oturmaktayımdır mesela. ha bir de şuna dikkat edelim: kıt kanaat geçinen ya da geçinemeyen insanın bırakıp gitmesi kolaydır. zor olan iyi kazandığın halde gidebilmektir. bir şeylerden vazgeçebilmektir. bu duyguyu bir kez de çekirdek zooda ekibi yola çıkacaklarını duyurdukları zaman hissetmiştim. bir tür “huzurunuzda saygıyla eğiliyorum” duygusu. “insanca” bir şey yapan insanlara saygı.

bu yazıyı okuduktan kısa bir süre sonra ofiste şöyle bir olay oldu. müşterilerle muhatap olan arkadaşım m. bir müşteriyle konuşuyordu. azıcık kulak kabartınca, dün akşam çevirdiğim, inşaatlarla ilgili elkitabından bahsedildiğini anladım. adam bir şeyleri düzelttiriyordu. ona öyle denmezmiş de böyle denirmiş de, “yetkin” olmasınmış da “uzman” olsunmuş da, işçi tulumları bilmem neymiş falan filan. elkitabının içeriğini de görseniz, birleşmiş milletler’in merkezi istanbul’a taşınacak da onun için inşaat yapılıyor zannedersiniz. yok efendim iskelenin özellikleri şöyle olmalıymış, binaya merdiven dayanmamalıymış, ille de merdiven kullanılacaksa duvara açısı bilmem kaç derece olacakmış vs. elin ecnebisi bilmez tabii de bizimkiler bunları çevirttiriyorlar ya, ben ona uyuz oluyorum. tam bunları düşünürken, içimden banu alkan olmak geçiverdi. evet evet, kesinlikle öyle. telefonu m.’nin elinden alıp adama “ayol ben müteahhit miyim?” demek istedim. hatırlayın hadi şunu:

ne olacak ki? saçlarımı sarıya boyarım, silikon takviyesi, parmak uçlarında yürüme egzersizleri filan derken al sana banu alkan. 15 kilo alırım, “güzelliğimi ayrana borçluyum ama o da gaz yapıyor, ben aslında 90-60-90′ım” derim. oldu bitti.

siz şimdi bunları muhtemelen gülümseyerek okumuşsunuzdur. ama ben yazarken gülümsemedim inanın.

Eski Gönderiler »

Kategoriler