peşin peşin söyleyeyim, grip oldum. bütün maillerde dolaşıp duran karşılaştırmalı soğuk algınlığı, mevsimsel grip ve domuz gribi tablolarına bakılırsa domuz gribi değilim. ama kafamı kocaman bir kazan, ellerimi benden bağımsız dokunaçlar, burnumu ise 3. ahmet çeşmesi gibi hissediyorum (o çeşmenin suyu akıyorsa tabii). bu söylediklerimin yazacaklarımla ilgisi ne? saçmalarsam, şimdiden bahanem olsun diye yazdım:)
brenna maccrimmon’dan söz etmiştim bir önceki yazıda. aslına bir konser değil de, dinletiydi. kadıköy’deki gitar cafe‘deydi. mekanda bir sürü dinleti oluyor. arada bakmakta fayda olabilir.
bu dinletinin benim açımdan en şaşırtıcı tarafı, comandante’yle gitmekti. hiç onun tarzı değil bu müzik. dolayısıyla “gelirim” demesini de beklemiyordum doğrusu. “görev tanımı” gereği gelmesi gerektiğini söyledi. sevgili durumundan zorunlu refakatçi yani. hem şaşırdım hem de tedirgin oldum başta biraz. neredeyse bir yıldır beraberiz, istemediğimiz hiçbir şeyi yapmadık. hoşlanmayacağımızı düşündüğümüz ortamlara gidileceği zaman “ya aşkım, sen git, ben sevmiyorum öyle yerleri,” dedik. bundan da hiç gocunmadık.
şimdi nereden çıktı bu “görev tanımı” meselesi? neyse, buluştuk kadıköy’de. dinletiye 20 dakika vardı ama kurt gibi açtık. mekanın karşısındaki bir kafeye gidip aceleyle birer sandviç yedik. menüdeki çikolatalı suflede gözümüz kaldı, çıkışta yemeye karar verdik.
brenna abla beni büyüledi. sadece o mu? sumru ağıryürüyen, paul brown, adam good… bu insanlar sanki birlikte müzik yapmak için doğmuşlar. orada sanki biz yokuz, hatta kendileri bile yok. sadece enstrümanlar ve insan sesi var. bazı türkülerde gözlerimi kapattım, comandante’nin omzuna yasladım başımı, başka bir dünyaya geçtim. o dünyadan dönüşüm, geveze ve saygısız bir grubun fısıldaşmalarıyla oldu. tabii ki konuşanlar hep kadınlardı…
zavallı sevgilim zor dayandı. dinleti sonrasında cd’yi imzalatmak istiyordum ama “biraz daha kalırsak fenalık geçireceğim” deyince comandante, ikiletmedim. hemen çıktık.
ama aklımda hâlâ “bu adam bu kadar zaman sonra neden istemediği bir şeyi benim için yaptı?” sorusu…
sufle yemeye gittik sonra. pişmesi yaklaşık 20 dakika sürüyor suflenin. beklemedeyiz. comandante sordu:
- doğum günü kutlamalarına ne zaman başlıyoruz?
- aşkım daha kaç kere kutlanacak?
- annenlerle kutladın sen. hem de çok erkenden. daha günü gelmedi. biz ne zaman başlayalım?
- 40 gün 40 gece mi kutlayacağız? abartmayalım artık.
- söyle sen, ne zaman başlayacağız?
- allah allaaaah, kutlarız bir ara canım ya.
sonra sufleler geldi. bir tanesinin üzerinde bir maytap ve mum. dünya tatlısı bir garson kız, “doğum gününüz kutlu olsun PINAR hanım” dedi. ah comandante, ah! benim bunlara pabuç bırakacağımı mı sandın? hiç bozuntuya vermeden “çok teşekkür ederim,” diye yanıtladım. sevgilim gülmekten yıkılacaktı az kalsın. “bu daha başlangıç, asıl kutlama değil,” dedi. “asıl kutlama”dan korkmaya başladım:)
sonra gözlerimin içine baktı. “ben seni seviyorum,” dedi. “çok seviyorum. bugün, sadece yanında olmak istediğim için geldim.”
***
nâbizâde nâzım’ın “zehra”sını okudum en son. (bordo-siyah yayınları’nın “türkçeleştirilmiş” versiyonunu okudum. hiç tavsiye etmem.) türkiye’de romanın ne kadar geç doğduğunun ve ne kadar güdük kaldığının kanıtı bence o dönemin romanları. gerçi çok da ahkam kesmeyeyim. daha okumak istediğim çok türk romanı var.
kitapta şöyle bir paragraf var: “düşünmek, sevginin öncüsüdür. düşünce, olasılıkların savaş alanının köşesini bucağını gözleye gözleye ilerleyerek, gerisinden gelmekte olan sevdaya güvenli bir yol açar.” yanına bir not düşmüşüm: “hangisi hangisinin öncüsü? sevgi böyle tanımlanabilir mi?”
hayatımın büyük bölümünde sevmeden önce düşünmedim. sevdikten sonra kara kara düşündüm ama… comandante’yle farklı oldu. adım atmadan önce düşünecek çok şey vardı. düşündük, işin içinden çıkamadık. ama asıl düşünceler sonrasında geldi. kör uçuşu bir sevgi değildi bu. insanı kendisi hakkında düşünmeye itiyordu. ve sonra bir baktım ki kendimle ilgili düşünürken onunla ilgili de düşünüyorum aslında. çünkü bu ayna gibi bir aşktı. aynada gördüklerimiz aynı kişi değildi. ama benden çıkan ona yansıyor, ondan çıkan bana yansıyordu. kendimi düşünmek ile onu düşünmek arasında bir fark yoktu. ilk defa bütünlenmiştim ben. kendimdeki eksikler canımı yakmıyordu artık. eksiğimi onun göreceğini ve tamamlamam için bana apaçık ya da üstü kapalı işaretler göndereceğini biliyordum. gözlerimi dört açtım. ondan gelen her şeyi başıma taç ettim. kocaman bir krallık kurduk birlikte.
düşünmek, sevginin öncüsü olabilir de olmayabilir de. o, insanın nasıl sevdiğiyle ilgili bir durum. ama düşünmek, sevginin teminatı aslında.
cep telefonumun sms seçeneklerine bakarken, kalıp mesajlar gördüm. kanım dondu. “i love you, too” diye bir mesaj vardı. düşünmeden, otomatik, gereksiz…
oysa telefonda “görüşmeyelim, senin de hasta olmanı istemiyorum,” dediğimde buna saygı gösteren, ama “aklı bende kaldığı” için durgunlaşan sevgili, hiçbir kalıba sığmıyor.

Cok seneler once. biz bir ziyaret icin Kanada’dayken Brenna’nin evine gitmistik. Once emaillesmistik tabii.
)
Bize, Turkiye’de nasil para vermeden konser verditmeye calistiklarini, Turk kocasini, ayrilisini, yeniden barisacakken adamin oldugunu anlatmisti. Seker bir kizdi diye hatirliyorum.
Selam!
) Gecmis olsun.
/
http://www.elifsavas.com/blog
By: Elif on 24/11/2009
at 00:01
hoş geldiniz elif. öyle bir havası var zaten bu ablanın. yani çat kapı çaya gidilebilirmiş gibi. ama bu hikayeyi bilmiyordum. çok hüzünlü…
teşekkür ederim:)
By: JoA on 24/11/2009
at 11:22
pınar kim:))))))
By: creep on 24/11/2009
at 12:33
pınar hayali bir karakter, bir kara kedi. “aşkoooom” diye konuşan, bencil, şımarık bir fıstık.
By: JoA on 24/11/2009
at 13:18
Sen ve Comandante benim için okuduğum güzel bir aşk romanı gibisiniz. Her daim sürsün bu sevginiz…
By: Sibel on 24/11/2009
at 13:04
sibelcim, sizinki de…
By: JoA on 24/11/2009
at 13:19
Bu yazıya ne diyeyim bilmiyorum. Bilemiyorum çünkü bana yazdıracağı şey çok belli. En iyisi hiçbirşey dememek. Söylenebilecekler söylenmişlerin içinde zaten mevcut olduğu için. Yine de üç şey: Ne güzel (oraya gittiğiniz için) ve ne güzel (aşk bu anlattığınız olduğu için) ve ne güzel (çok hoş anlattığınız için)!
By: metin on 24/11/2009
at 13:05
Ha bi de geçmiş olsun. Çabuk atlatın.
By: metin on 24/11/2009
at 13:06
sevgili metin bey, size o kadar çok şey için teşekkür etmeliyim ki, toptan edivereyim bu cevapla. olur mu?
By: JoA on 24/11/2009
at 13:28
Geçmiş olsun efendim. Soğan suyu buruna akıntısına iyi geliyor. Suyu zor çıkıyor anca rendeyle biraz yakıyor 2-3 damla yetiyor
By: enis diker on 24/11/2009
at 14:38
çok teşekkür ederim enis bey. aslında burnumun tıkanmasındansa akmasını tercih ederim. soğan suyu akıntıyı durdurmak için mi kullanılıyor?
By: JoA on 24/11/2009
at 14:40
“bugün, sadece yanında olmak istediğim için geldim.”
zarif. ince. aşık.
By: Evli Adam on 26/11/2009
at 02:55
bir de sinüs rinse denen birşey icat etmiş gavur, tuzlu suyun alengirlisi, iyi oluyor burun açmaya.
By: Evli Adam on 26/11/2009
at 02:56
evli barklı, bu sefer de asabi bir üçgen olmuşsun sen!
güzel olan şu ki normalde comandante de ben de öyle pek zarif insanlar değiliz. ama âşık olunca böyle olduk işte:)
o sinus rinse okyanus suyu gibi bir şey sanırım. bu da aklımda olsun, teşekkürler
By: JoA on 26/11/2009
at 15:32